Rota: Ölüdeniz-Gemile- Kalkan (Patara-Xantos-Letoon) Çayağzı
(Myra-St.Nicholaus)-Gökkaya -Kaleköy- Kaş-Bayındır- Karacaöre-Göcek -Kızıl
Ada-Fethiye.
Kekova
Doğa ile tarihin bütünleştiği ve turkuaz denizin binlerce koyla çevrildiği
bir yeryüzü cenneti Kekova. Kaş'tan sonra Uluburun geçilerek Kekova'ya doğru
yol alındığında önce Sıçak Yarımadası ile karşılaşılıyor. Sıçak İskelesi’nde
Aperlai antik kenti, yarımadanın ucunda ise Toprakada ve Karaada yer alıyor.
Bundan sonra Kekova Adası uzanıyor. Bu adadan dolayı tüm bölge Kekova adıyla
anılıyor. Kekova bölgesinin bu koyları, her mevsimde doğal liman görevi
üstlendiği için yatçıların en favori kıyılarından aynı zamanda. Kekova
Adası’nın kuzey sahili boyunca, antik Apollonia kentinin M.Ö. 4. yüzyıla ait
yazlık yalıları, yer yer su içinde görülebiliyor. Tarih içinde yörede oluşan
tektonik olaylar bazı yalıların deniz seviyesinin altında kalmasına yol açmış.
Simena (Kaleköy) Kalesi bu berrak sularda gezinen yatların, sayısız koyların ve
adaların kuşbakışı seyredilebileceği en iyi yer.
Kekova Adası
Bölgeye adını veren Kekova Adası, Simena’nın tam önünde Kaş-Demre arasında
yer alıyor. Kekova Adası depremlerle kısmen suya batmış olduğu için batık şehir
olarak anılıyor. Kekova Adası'nın karşısında Kaleköy ve biraz ileride de yatlar
için sakin bir koy olan Üçağız Köyü bulunuyor.Simena’dan deniz yoluyla 10
dakikalık uzaklıkta yer alan ada üzerinde bulunan Tersane Koyu’na tekneyle
ulaşılabiliyor. Batık Şehir üzerinden teknelerle geçerken su altında kalan
şehrin izlerini ve merdivenleri görebilirsiniz. Bölge koruma altında alınmış ve
buradan dalmak yasak.
Theimussa (Üçağız)
Kaş’a 36 kilometre uzaklıktaki Theimussa, (Üçağız) üç tarafı denizlerle
çevrilmiş koyları ile doğal bir barınak. Yat turizmi açısından önem taşıyan Theimussa,
deniz yoluyla Simena (Kaleköy) ve Kekova Adası’na ulaşım imkanı sağlıyor.
Görülmesi gereken kalıntılar, kayalık alçak bir tepe üzerinde yer alan kale,
bugün denizin içinde kalmış olan sur parçası ve kentin doğu ucundaki kayalar
oyulmuş iskele.
Kalkan
Kaş'a bağlı bir belde olan Kalkan, görülmeye değer bir koyun kıyısında
kurulmuş. Küçük ama oldukça sevimli bir tatil yöresi olan Kalkan, eski Rum
evleri ve küçük yat limanıyla son yılların en ilgi çeken tatil merkezlerinden
biri. Geleneksel beyaz renkli evleri, kepenkleri, çiçek fışkıran balkonları ile
Kalkan alabildiğine huzurlu bir yöre. Hediyelik eşya dükkanlarının sıralandığı
dar sokaklar marinada son buluyor. Kalkan’da günbatımında çatı teraslarında
yemekten önce bir aperatif için biraraya gelmek, yatların geliş gidişini,
marinadaki telaşlı faaliyeti izlemek ise bir gelenek haline gelmiş.1922'deki
mübadelede Kalkan’da yaşamakta olan halkın bir kısmı Yunanistan'a, bir kısmı da
Avusturalya'ya gitmiş. Yunanistan'a gidenler Atina yakınında "Kalamaki"
adlı köyü kurarak yaşamlarını sürdürmeye başlamış. Bunların çocukları vatan
hasretini gidermek için zaman zaman Kalkan'a gelip ziyarette bulunuyor. Yakın
zamana kadar sabunculuk ve zeytinyağı ile geçimini sağlayan Kalkan tertemiz
pansiyon ve otelleri ile lezzetli ürünler sunan lokantalarının yanı sıra yakın
zamanda yapılan yat limanı ile de mavi yolcuların uğrak yeri haline gelmiş.
Kalkan’ın içinden denize girilebildiği gibi, sahilden kalkan teknelerle
çevredeki plajlara da gidilebiliyor. Otelleri, pansiyonları, restoranları ve
alışveriş olanakları ile her yıl binlerce turist çeken Kalkan'daki yat limanı,
uğrayan teknelerin her türlü ihtiyacını karşılayacak nitelikte.
Patara
Kaş'a 41 km. uzaklıkta bulunan Patara’daki (Ovagelmiş) antik kent, limanın
doğu yakasında geniş bir alana yayılmış. Kent ve limanı, yaklaşık 3 km.
uzunluğundaki vadinin girişinde yer alıyor. Patara Limanı, Xanthos (Eşen)
Çayı'nın getirdiği alüvyonlarla dolunca bugünkü görünümünü almış. Kentin
adından ilk kez Herodot söz ediyor. Rivayete göre Patara, kentin kurucusunun
adı. Şehrin tarihi M.Ö. 5. ve 6. yüzyıla kadar uzanıyor.
Mitolojiye göre Güzel Sanatlar Tanrısı Apollo Patara'da doğmuş. Tarihsel
belgeler bu bölgenin St. Nikolas'ın (Noel Baba) doğum yeri olduğunu ortaya
koyuyor. Arkeolojik eserlerin sayısız ve ilginç olduğu Patara, aynı zamanda
kumsal severler için de ideal. 22 km. uzunluğundaki ince kumsalı göz
alabildiğince uzanarak, her türden kum sporu için uygun bir ortam sağlıyor.
Hz.İsa'nın havarilerinden St. Paul, Roma'ya gitmek için Patara'dan gemiye
binmiş ve Patara, Erken Hıristiyanlık Dönemi'nde Piskoposluk merkezi olmuş.
Patara'ya girilirken yol üzerinde Likya tipi Roma Devri mezar anıtları
görülüyor. Girişte üçgözlü Zafer Takı, sular altında kalmış üç nefli Liman
Kilisesi ve Hurmalık Hamamı’nın kalıntıları bulunuyor. Bunun 100 m. ilerisinde
son kazılarda Likya şehirleri arasındaki uzaklığı gösteren yol kılavuzu
bulunmuş. Kılavuz, dünya karayollarının en eski ve en kapsamlı yol levhası.
Antik kentte yer alan Vespasianus Hamamı M.S. 69-79 yılında inşa edilmiş.
Hamamın yanındaki patika izlenirse, Patara' nın mermer döşeli ana caddesine
ulaşılıyor. Caddenin ilerisinde ise Bizans Kalesi'nin geniş duvarları ile
karşılaşılıyor. Bu kalenin doğusunda Korint Tapınağı ve batı ucunda Bizans
Kilisesi yer alıyor.
Bir yamacın eteğine kurulmuş olan ve M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenen Patara
Tiyatrosu ortalama 10.000 kişilik. Tiyatronun kumla kaplı olan bölümleri
temizlenerek yapı ortaya çıkarılmış.
Xanthos
Kaş’a 45 km uzaklıkta. Eşen Çayı'nın doğu kıyısında bulunan Xanthos, Likya
Birliği'nin
başkentiymiş. Eski Yunanca’da “sarı” anlamına geliyor. Kentin akropolisinden
elde edilen yüzey buluntuları yerleşme tarihinin M.Ö. 8. yüzyıla kadar
uzandığını ortaya koyuyor. Kelimenin tam anlamıyla bir felaketler kenti olan
Xanthos, M.Ö. 429'daki Pers istilalarına kadar bağımsız yaşamış. Pers
istilasında kentlerini kahramanca savunan Xanthos'lular, istilayı
önleyemeyeceklerini anlayınca önce tüm kadın ve çocuklarını öldürmüşler, sonra
da kenti ateşe vererek topluca intihar etmişler. Bu kıyımdan kurtulan 80 aile
ve başka yerlerden gelen göçmenler tarafından kent yeniden kurulmuş. Fakat 100
yıl kadar sonra çıkan bir yangınla Xanthos tekrar harabolmuş.
Buna rağmen yeni baştan kurulan kent batı dünyası ile kurduğu iyi ilişkiler
sonucu uzun süre önemli bir merkez olarak varlığını sürdürmüş. Ancak bu durum
da uzun sürmemiş. M.Ö. 429 yılında Romalı Brutus'un vergilerine direnince
Xanthos'lular kentlerinin tamamen harabolmasına neden olacak bir savaşın içine
daha sürüklenmişler.
Antik kentte en çok dikkati çeken tarihi yapı, bir savaş anıtı... 8.87 metre
yükseklikteki bu mezar anıt, kayalardan oyulmuş masif bir paye ile dört yüzü
frizle çevrili küçük bir mezar odasından oluşuyor. Üstü bir kapak taşıyla örtülü
bu odadaki anıt mezarların kabartmaları, Nereidler Anıtı, Harpyler Anıtı,
Payave Lahdi ve Aslanlı Mezar, 1842 yılında İngiliz Fellows tarafından
Londra'ya götürülmüş. Yerlerine de orijinallerinden alınma alçı kopyalar
konulmuş. Kabartmalarda mezar sahibi ve eşine, diğer aile bireylerinin
sundukları hediyeler konu ediliyor. Kuzey ve güneydeki yarı kuş-yarı kadın
şeklindeki Siren adı verilen yaratıklar, bebekleri sembolize ediyor ve ölünün
ruhunu gökyüzüne taşıyor. Bu mezarın M.Ö. 470-480 yıllarına ait olduğu tahmin
ediliyor.
Kent surları Roma ve Bizans dönemlerinde onarılarak çeşitli ilavelerle
güçlendirilmiş. Güneyde, M.Ö. 2. yüzyıla ait bir kapı yer alıyor. Bu kapının
arkasında İmparator Vespasianus'a ait dor düzenli Zafer Kemeri mevcut.
Güneybatıda kentin ilk kurulduğu yer olan Likya Akropolisi bulunuyor. Artemis'e
ait olduğu düşünülen bir tapınağın kalıntıları ile bir Bizans Kilisesi de
akropoliste yer alıyor. Kuzeydeki Roma Akropolisi’nde ise görkemli bir manastır
dikkati çekiyor. 2. yüzyıla tarihlendirilen tiyatro, Roma Dönemi'ne ait.
Letoon
Letoon'un Lykia şehir devletlerinin kültür merkezi olduğu sanılıyor. Zira o
dönemlerde milli festivaller burada yapılırmış. Letoon adı ise, efsanelerden
geliyor. Tanrılar kralı Zeus, Leto'ya aşık oluyor ve birlikteliklerinden, Leto
ikiz çocuklarına hamile kalıyor. Zeus'un kıskanç karısından korkan Leto ise
kaçarak Delos'a geliyor. Burada çocukları Apollon ve Artemis'i doğuran Leto,
Hera'dan daha çok uzaklaşabilmek için Lykia'ya, Anadolu kıyılarına kaçıyor.
Yolda karşılaştığı kurtlar ona Xanthos Nehri'ne kadar kılavuzluk ediyor. Leto
minnettarlık içinde nehri Apollon'a adayarak, o zamana kadar
"Termilles" adıyla bilinen yere Yunanca kurt anlamına gelen,
"lykos" sözcüğünden türetilmiş olan "Lykia" adını veriyor.
;Letoon'un kuzeyinde Grek planlı, Hellenistik döneme ait olan tiyatro
bulunuyor. Sahne kısmı ayakta olmayan tiyatronun doğu ve batısındaki kapılar
Dorik frizlerle süslenmiş. Tiyatro büyük ölçüde Patara tiyatrosunu
hatırlatıyor.
Kazılar sırasında tapınak kalıntılarının arasında Lykia tarihine ışık
tutabilecek nitelikte yazıtlar bulunmuş. Bunlardan en önemlisi ise Büyük
İskender'in Letoon'a ziyaretini anlatan yazıt. Şehirde M.S. 8. yüzyıldan
sonrasına ait kalıntı izleri görülmüyor. Arap akınlarının başlaması ve
Hristiyanlığın putperest yapılarına karşı acımasız olan tutumu yüzünden şehrin
terk edildiği tahmin ediliyor.
Myra (Demre)
Demre'ye birkaç kilometre uzaklıkta olan Myra, denize bakan kayalar içine
oturtulmuş bir kent. Belki de türünün Anadolu'daki en güzel
örneklerinden...Geniş bir alana yayılmış kalıntılar, mezarlar ve Likce
yazıtlardan M.Ö. 5. yüzyıla kadar uzanan eski bir kent olduğu anlaşılıyor. M.S.
17'de İmparator Germanicus'un karısı Agrippina ile Myra'yı ziyaret ettiği
biliniyor. St. Paul M.S. 60 yılında Myra'ya uğramış. M.S. 2. yüzyıl ise
Myra'nın Metropolis ünvanıyla onurlandırıldığı ve büyük bir gelişmeye sahne
olduğu dönem. Bizans egemenliğinde kent, özellikle 4. ve 5. yüzyıllarda yine
bir dini ve idari merkez durumuna gelmiş.
St. Nicholas Kilisesi
Yaygın olarak Noel Baba olarak bilinen St. Nicholas M.S. 245'te Patara'da
doğmuş ve M.S. 363'de ölmüş. Zengin bir ailenin iyi eğitilmiş oğlu olan
St.Nicholas hayatını insanlara özellikle de çocuklara ve denizcilere yardıma
adamış. Bu yardımlarının sağladığı ünü, bugüne dek Noel Baba efsanesi olarak
gelmiş.Demre rahibi olarak insanlara dini ve sosyal yardımlarda bulunan St.
Nicholas ölünce Demre'ye gömülmüş ve mezarının yanına adına bir kilise
inşa edilmiş. 1080'de İtalyan korsanlar mezarından bazı kemikleri Bari'ye
kaçırmışlar. Kalan bazı kemik parçaları ise bugün Antalya Müzesi’nde yer
alıyor.İlki 5-7 Aralık 1983 yılında yapılan Noel Baba Sempozyumu, o günden beri
değişik din ve eğilimlerden gelen insanların katılımıyla her yıl tekrarlanıyor.
Bu sempozyumda St. Nicholas'ın çizgisinden gidilerek değişik din ve inançlardan
insanlara barış, dostluk ve kardeşlik çağrısı yapılıyor.