Hüseyin Baraner / Avrupa-Türkiye Turizm İş Konseyi Başkanı
12.5.2008 10:2
yazı boyutu:
Turist gönderen ülkeler yoksullaşıyor mu?
2008 yılı yaz sezonunun ülkelerarası yolcu ve turist trafiğinin zirve yaptığı bu günlerde, dünya para ve finans piyasalarından elimize çok değişik ekonomik veriler ve yorumlar ulaşıyor. Üstelik tablolar çok da iyi görünmüyor...
Buna göre artık ülkelerin, toplumların ve toplumu oluşturan grupların ve bireyin ekonomik yapılarını çok iyi bilmek ve takip etmek mecburiyetinde olduğumuzu bir defa daha görüyoruz. Özellikle otel satış-pazarlama birimlerinin ve yöneticilerinin doğru ürünü, doğru müşteri segmentlerine, doğru fiyata, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru dille pazarlamaları, çok çetin geçeceğini şimdiden hissettiren gelecek yıllarda, tesislerimizin başarısını daha artıracak ve sağlamlaştıracaktır.
Artık fiyatlandırma yaparken tek tip müşteri profili olmadığı, yine tek tip Alman, Rus veya Avrupalı da olmadığını yazımın devamında okuyacaksınız.
Bundan sonra her toplumun çok daha aşırı farkta çok ve az kazananları olduğunu ve bunların ülke içinde dağılımları, eyalet/yerel belde adresleri ve tatil alışkanlıkları, özlemleri, talepleri, tercihleri ve tatile çıkış tarihlerinin önemini iyice öğrenmek, hatta ezberlemek durumunda kalacağız. Müşterilerin ayni toplumdan olmalarına rağmen sosyal ve ekonomik yapılarının birbirinden çok daha farklı olabildiğine, hatta birbirleri arasında kutup oluşturduklarına hep birlikte şahit olacağız.
Otel pazarlamacılarının artık iyi birer ekonomist ve toplum bilimcisi olmaları, bu meslek için şart gibi görünüyor. Şimdi şu ara Avrupa'da gündeme oturan son ekonomik gelişmelere bir turizmci gözüyle bakalım:
Bize gelen bilgiler; ekonominin yıllık genel değerlendirmelerinden ve sezonel kriz sinyallerinden daha ziyade, global ekonomide yapısal problemlerin artık toplumların belirli bölümünü iyice fakirlik sınırına ittiğini gösteren korku verici ikazlardan oluşuyor...
Hatta bazı dünya çapında isim yapmış ekonomistlere göre "kapitalist sistem" bir anlamda kendini bile kanibalize etmeye başlamış durumda. Bu ürkütücü tespite sebep olarak da küresel alış-veriş içerisinde ekonomik yapılarda ciddi bir erozyon, bir toprak kayması gösteriliyor. Para ve istihdam arayışları yapay, rekabet gücü olmayan ve para kazandırmayan kısır döngü içersinde kilitlenmiş kalmış üretim çabaları, hatta mecburiyeti, küreselleşmeye ayak uydurma girişimlerini kültürel değerleri ve bireysel ekonomik yenilginin kısmen milli gururları da yok etmesi artik kafalari iyice karıştırıyor. Toplumsal mutsuzluğun tusunami dalgaları ekonomik inişte olan bireylerin ruhlarındaki kıyılara sertçe vuruyor. Toplum bilimciler, sosyologlar ve psikologlar bu gelişmeleri bir sismolog gibi ileride olabilecek bir "küresel sosyal deprem" için kayda alıyor , biriktiriyor.
KAPİTALİZM İFLAS MI EDİYOR? Kapitalizm fikrine darbe, ortada ne ihtilal, ne komünist kuşatması olmamasına rağmen tüm dünyada sallanıyor, kendi ayakları üzerinde eskisi gibi sağlam ve gelecek vaad eder bir şekilde duramıyor.
Emeğe dayalı ve kısmen atıl teknoloji ile üretimin büyük bölümünün Avrupa'dan Asya'ya kayması 2. dünya savaşı sonrası sanayileşmiş Avrupa Kıtasındaki yüz milyonlarca işçiyi hizmet sektörüne kaydırıyor. Küresel sisteme bağlı günlük global hareket çalışan kesimin kariyerlerinde ve banka ve kredi kartı hesaplarında iniş-çıkışları oluşturuyor. Bu da netice itibariyle piyasalara yön veriyor.
Dünya'nın birçok yerinde ve hatta Avrupa'nın bile tam göbeğinde: "Firmalar ne yazık ki çalışanlarına karşı sosyal sorumluluklarını kabul etmiyor, bunu yerine getirmiyorlar. Sadece kazanç peşindeler ve durum böyle olunca insanlar işlerini kaybediyor, işsizlik parası bazı yerlerde hiç bilinmemekte, yıllardır uygulanan yerlerde ise iyice kısaltılmakta hatta kaldırılmaktadır.
İnsanların hayatlarını baş aşağı eden bu döngü, her yerde herkesin başına çok hızlı ve beklenmedik biçimde gelebiliyor.
İnanması zor ama, yüksek medeniyet, güçlü sosyal devlet, ileri demokrasi ülkelerinde bile yoksulluk ve yolsuzluk diz boyu...
İnanılması daha da zor olan ise; 'Küresel Kapitalist Sistem"in dümenini elinde tutanlar bile bu düzenden rahatsız.
Dünyamızda bir çok ülkede aşırı üretime rağmen yüksek işsizlik yaşanırken, diğer tarafta yerel seviyede kazananlar aşırı pahalı küresel ürünlerin fiyatları altında eziliyor.
Küresel süzgecin ucunda birbirleri ile yarışmak mecburiyetinde olan birçok toplumun yerel parası rekabet piyasalarında değersiz kalıp, para etmezken, diğer toplumların yerel değer ve birikimleri de bu küresel dünyada hiç ama hiç para etmiyor.
EKONOMİK DENGELER ACIMASIZCA VE HIZLA BOZULUYOR... Serveti her geçen gün katlanarak artan, yeni "ilahi küresellik başarısı" ile kutsanmış seçkinlerin günlük yatırım, finans ve borsa savaşlarının tam karşısında bu gelişmelere yaptırım gücü olmayan ancak bir seyirci olarak bakakalan milyarlarca insanin tek uğraşı "ayağını yorganına göre uzatma sporu"ndan oluşuyor...
Buna karşılık milyonlarca insan bu zamana kadar hiç görülmemiş çılgınlık ve gösteriş içinde tatil yapıyor, Lüks tüketimde bas döndürücü artışlar gözleniyor. 2-5 kişilik gruplar Pasifik'te, Hint Okyanusu'nda bazı adaları bir kaç haftalığına tümü ile yüz binlerce dolara kiralayanlarla dolup taşıyor. Şampanya tüketimi bazı tesislerde su tüketimi ile yarışıyor. Devasa kruvaziyer gemilerinin üst katındaki suitlerde her defasında bir servet ödeyerek müşteri olarak aylarca rahatça kalabilen '50 yaş üstü ikinci baharcılar' milyonları geçen bir sayıda 'zengin, varlıklı ve çok kazanan tatil şövalyeleri' ordusunu oluşturuyorlar...
DÜNYA BAZILARI İÇİN DEVAMLI ÇAKIR KEYİF... Milyonlarca varlıklı her şeyi alıyor, tüketiyor, yiyor, içiyor, geziyor ve ellerinde daha tomarlarla paraları kalıyor. Tatil dönüsü evlerine vardıklarında servetleri daha da katlandığını görüyorlar.
Diğerlerinin ise bu ortamda yorganı daha da küçülüyor...
Hayatlarını evlerinde ve tatilde "premium de Luxe- all exclusive' tarzında bu dünyanın 'Cennet'inde yaşayan milyonların hemen karşında, bu yaşlı Avrupa'nın tam göbeğinde bazı insanların yorganı, bu durumda o kadar küçülüyor ki; artık ayağını değil, ancak "parmağının ucunu yorganına göre uzatabiliyor, borç alarak taksitle tek başına veya ailesi ile zar-zor tatile çıkabiliyor...
Avrupa böyle iken; dünyada bazı turistik gezilen kıtalarda eline hayatında hiç para bile deymemiş tertemiz, taptaze insanlar bile şimdiden kendi ailelerinin geleceğini 1-2 nesil kapsayan uzun bir zaman süreci için acımasız bir şekilde borçlandırılmış duruma düşüyor...batıyor, boğuluyorlar..
DÜNYA BİRÇOK İNSANA ADİL DEĞİL... Sertleşen kapitalist sisteme eleştiriler o kadar yoğunlaşıyor ki: bazı küresel büyük bankaların Ceo'ları bile artık kameraların önünde 'utanıyorum' diyebiliyor...
Küresel alemde zengin daha zengin, fakirse daha fakir hale geliyor..
Artık fakir veya zengin değil: çok kazanan ve az kazanan turist kavramı ile sektörümüz karşı karşıya bırakılıyor..
ORTA DİREK TURİST AZALIYOR Malaga'dan Hamburg'a kadar ciddi gazeteler Avrupa'da da orta tabakayı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldiği alarmı veriyor....
Sadece turizmde değil, genel tüketimde alışkanlıkların ve fiyatlandırmaların ihtilalinden bahsediliyor. Avrupa'daki seyahat acentelerinin vitrinlerinde ve yazılı medyadaki reklamlarda "bunu kim ödeyebilir?" dedirtecek kadar yüksek fiyat ve pahalı ürünlerle, birkaç yüz Euro'ya çocuklar da dahil, 'all inclusive' iki haftalık paket tur ürünlerini hemen yan yana görebiliyorsunuz. Çok ilginçtir ki: Sadece Rusya'da değil Avrupa'da da bazı noktalarda pahalı ürünler çok daha fazla ilgi görebiliyor. Parası olan biraz daha yüksek fiyat ödeyebiliyor. Parası az olan veya hiç olmayan ise tatil için 10 Euro'nun hesabını yapıyor, yapmak mecburiyetinde bırakılıyor..
YA ALMANYA NE DURUMDA... Şimdi tam zamanı gelmişken, isterseniz ülkemize en çok turist gönderen ülke olan Almanya'ya bir bakalım:
82 Milyon Alman'ın takriben 30 milyonu çok rahat ve ferah bir hayat yasarken buna karşılık fakirleşen Almanların sayısı da her gün artıyor. Bu 30 milyonun 10 milyonu her şeye sahip, onlarda para denizde kum gibi ve her gün de artıyor.
Ama arta kalan Almanlara baktığımızda: Nürnberg Üniversitesi'nden yoksulluk konusundaki araştırmaları ile tanınan Prof. Gerhardt Trabert, Almanya'da; ister iyi bir eğitime sahip olsun, isterse bir firmada uzun yıllar çalışılmış olsun, hiç kimsenin geleceğinin garantide olmadığını söylüyor...
Almanya'da orta tabakanın giderek yok olduğunu söyleyen Prof. Trabert, bu durumun aileleri olumsuz etkilediğini söylüyor. Almanya'da çocuğunu yalnız yetiştirmek zorunda kalan her üç kadından birinin yoksul olduğuna dikkat çeken uzman, üç ya da dört çocuklu ailelerin de yoksulluktan nasibini aldığını, Almanya genelinde iki milyondan fazla çocuğun yoksul olduğunu belirtiyor.
Yoksulluğun insanlarda hastalıklara da yol açtığına dikkat çeken Prof. Trabert bunu şöyle açıklıyor: "Almanya'da sağlık reformuyla yürürlüğe giren muayene için ek ödemeler özellikle ekonomik ve sosyal açıdan durumu kötü olanlarla yaşlıların doktora daha nadir gitmesine yol açtı. Ağır hasta olduklarında bile doktora gitmiyorlar çünkü tedavi masraflarını karşılayamıyorlar.
Robert Koch Vakfı'nın yaptığı bir araştırmada en zengin semtlerde yaşayanlar, en fakir semtlerde yaşayanlarla karşılaştırılıyor. Sonuçta zengin semtte yaşayan erkekler yoksul semtte yaşayanlardan 12, kadınlar ise 8 yıl daha fazla yaşıyor. Yoksul insanlar daha fazla hasta oluyor ve erken ölüyorlar."
Sadece Almanya''da değil tüm Avrupa'da yeterince mali kaynak olduğunu, ancak sorunun paranın dağılımında olduğunu söylemleri gazetelerde manşet oluyor.
Prof. Trabert yoksul ailelerin çocuklarının da yoksulluğa mahkûm olduğunu söyleyerek, bazı belediyelerin bu durumun farkına vardığını ve örneğin okula giden çocukların gereksinimlerinin finanse edilmesi için harekete geçtiğini söylerken, ülkenin belki de görünmeyen yüzünü en iyi biçimde resmediyor...
AYIRIMCILIK AZALACAĞINA ARTIYOR Ne acıdır ki durum böyle iken, toplumlararası önyargıları kaldıracak sosyo-kültürel paslaşma çoğu zaman fakir-zengin ülkeler arası vize problemine, iletişim ve samimi, dürüst yaklaşım eksikliğine takılıyor. Ekonomik paylaşımı sağlayacak çalışmalar dünyamızda hala kurumsal olarak başlatılmıyor. Rekabet ve yıllık bütçeleri tutturma zorunluluğu ülkeler ve toplumlar arası aşırı çıkarcılığı maalesef önleyemiyor. Bazı Batı Avrupa toplumlarında fakirleşen kesimlere karşı denge ayarı olarak üstünlük kompleksi tam gaz pompalanmaya devam ediliyor.
Avrupa'da ürün tanıtımı için yapılan reklamlarda bile ülkeler ve kültürler arası önyargıya zaman zaman, ster-istemez izliyoruz.
YOKSULLARA ÜSTÜNLÜK KOMPLEKSİ POMPALANIYOR.. Yoksa, halen ayağında 5 Euro'luk terliği ile Türkiye'ye tatile gelen bir Alman veya bir Avrupalı, sırtında 500 Euro'luk gömleği ile yemeğe inen bir Rus'a "Bu ne arıyor burada?" diye sorabilmesini nasıl açıklayabiliriz.
Ben şahsen tüm yaşamımda Sağ'ın en sol kösesinde veya Sol'un en sağ köşesinde; bu iki fikrin uçlarının tam birbiri ile mantık noktasında buluştuğu, birbiri ile temas ettiği, kesiştiği, kenetlendiği, gerçekçi, vizyoner, üretken, paylaşımcı, çevreci ve adil noktasında oldum, dikildim.
Simdi görüyorum ki, Avrupa başta üzere olmak gelir paylaşımındaki sosyal erozyona ve ekonomideki dengesiz hareketliliğe karşı yeni siyaset modelleri aranıyor, yeni birliktelikler söz konusu: Hem yaratıcı, hem innovatif, geliştirici, yatırımcı , hem çevreci, barışçıl, sosyal ve adil bir yeni siyasi düzen söz konusu:
Klasik Muhafazakar, Liberal Sağ ve Demokrat Sol'un sentezi ile yakalanmaya çalışılıyor... İlk örnek Hamburg eyaletinde birbirlerine yıllardır çok zıt gibi görünen, benimde mensubu olduğum CDU ve Yeşiller Partisi arasında yaşanıyor: Aralarında koalisyon kuruyorlar. Avrupa siyasetinde ileride Türkiye'yi de etkileyecek bence çok iyi bir gelişme ye şahit olduğumuza inanıyorum.
Küresel zorluklar ve tehlike ve toplumsal huzursuzluk, memnuniyetsizlik karşısında uç kutuplardaki siyasi mantık birbiri ile kenetleniyor, iç içe geçiyor.
YENİ SİYASİ ARAYIŞLAR DÜNYAMIZI RAHATLATACAK MI? Paradigma değişikliği, yeni anlayışlar ve birliktelikler yaşlı dünyamızın ürküten buğulu geleceğine çare olarak siyasi arenalarında aranmaya devam ediliyor...
Bu zor yüzyıl yeni düşünceleri, yüksek medeni cesareti, insanlar arası sade ve gösterişsiz, gerçek merhameti, şart koşuyor..
Bunu da değer kaybettiren değil - doğaya ve insana kalıcı artı değer yaratan, kazandıran 'innovatif çalışkanlığı' düşünce olarak ekleniyor..
Bu arada tüm iniş çıkışlara-kendi içindeki adaletsizliğe, kısmen çevre ve bazı noktalarda ahlak kirliliğine rağmen ileri bir sektör olarak kabul gören Turizm sektörü birleştirici ve gerçek bir 'istihdam yaratan motor gücü' yapısı ile küresel siyaset ve global ekonomide sektör olarak bir adım daha ön plana çıkıyor, çok daha önemseniyor, kaynak arayışı içinde olan hükümetler ve yerel otoriteler tarafından eskiye nazaran çok daha farklı bir şekilde ciddiye alınıyor.
Evet, biz dünya turizmcileri dünya ekonomisinin zor dönen çarklarının devamlı hareketini sağlayan büyük bir gücüz. Bu gerçek genel olarak tartışmasız bir şekilde tüm dünyada kabul görüyor: Sadece bazı ülkelerin siyasileri bu konuda hale gerçeklerin tam farkına varamadan, geleceği geçmiş düzenlerde aramaya devam ediyorlar..
Oysa çoktandır, Küresel Turizmi 'Yerel Halk Sanayisi'ne dönüştürerek birey, şirket ve kurum bazında ülkesel kalkınmaya en çok katkı veren mesleğin sahipleri durumundayız. Halk sanayisine başarı ile dönüştürülmüş paylaşımcı, sürdürebilir ve insani "Dünya Turizm Hareketi" günlük bireysel ekonominin en önemli katığı, katkısı ve garantisi olduğu gibi toplumsal barışında çimentosu olmuştur, olacaktır, olmalıdır
Daha çok, ama çok çalışmalıyız. Diğer sektörlere örnek olduk ve olmaya devam etmeliyiz.
Dünyamızın geleceğinden meslek itibari ile birinci derece sorumluyuz
Hüseyin Baraner
Avrupa Türkiye Turizm İş Konseyi Başkanı
Turizm Araştirma ve Strateji Merkezi
Güzeloba Mah., Ahi Evran Sitesi
Aydin 2 Sokak No: 152, E Blok, D. 2
Antalya/Türkiye
+90 0242 352 02 81 / +90 532 5570459 /+49 177 8387972
hbaraner@gmail.com baraner@baraner.com
www.tourexpi.com www.baraner.com
Okuyucu Yorumları
Evliya ÇELEBİ
14.5.2008 - 11:7
Sn. Gürkan,
Vatan ve millet adına tarafsızlık olmaz; ila ki taraf olursunuz…
Bu paye, belirli çıkar grupları için kalemini satmaktan çok daha
şereflidir… Benim kastım, ulus çıkarları yerine, menfaat ve kişisel
çıkarlara hizmet eden insanlardır.
Bu arada, emin olun başka ülkeler, sözkonusu milli menfatler olunca
Bizden daha çok ulusalcı ve milliyetçidir ler…
Dan Brown’un kitabını okumadım; ama filmini izledim… Süleymanın
Hazineleri le ilgili yeni kitabının, fikri hakkında başka bir kitap okudum..
Eminim, dünyada Dan Brown hayranı bir sürü deli vardır…
Bu arada Amerikalı Amiral Byrd’ın 1947 yılında,kayıp bir kıta ve uygarlık
hakında bizzat tanık olduğu olayların Amerikan hükümet menfaatleri
doğrultusunda hsır altı edildiğini hiç duymuşmuydunuz ?
Ya da, 3 Nisan 1972 Der Sğiegel dergisinde çıkan Dankienin, Yeraltında,
Yaşayan ileri bir uygarlık ve ısı matkabı konusundaki görüşlerini…
Agartha ya da Şambala size hiç bir şey çağrıştırdı mı ?
Eski Nazi ‘’SS” leri mistik konulara çok ilgi duyardı…
Beki yer altı şehirleri nere de desem ülkemiz de ?
Şimdi Alman, Yahudi meselesinin çok kadim eski kökleri olduğunu söylesem..
Kimin deli, kimin veli olduğu hiç beli olmaz..
Sevgilerimle,
Adil Gürkan
13.5.2008 - 19:28
Sayın Çelebi,
Çok fazla Dan Brown okuyor olmayasınız? Dünyaya ve hayata sadece komplo ve bizi çevreleyen düşmanlar algılaması ile bakmanın sonu pek sağlıklı değildir,akıl ve ruh sağlığına iyi gelmez.
Tarafsız ve Ulusal medya? Bu nasıl bir tarafsızlık? Ulusal ise bir tarafı tercih etmiştir.
Önereceğiniz medyanın referansı nedir?
Siz iseniz,siz kimsiniz?
Daha adınızı bile buraya zikretmez iseniz size nasıl güvenelim?
Ergul Sahin -Ingiltere
13.5.2008 - 17:14
Evet.. Tum DUNYA yoksullasiyor.
Evliya ÇELEBİ
13.5.2008 - 13:27
Sayın Gürkan,
Şimdiye kadar, tüm bildiklerinizi unutun...
Gazete ve televizyonda okumayın. Okuyacak yada izleyeceksenizde gerçekten tarafsız ve ulusal olduğuna inandığınız medya oragnlaını takip edin ki ( sayısı gerçekten çok az)
Örnek mi istiyorunuz..
Malatya katliamı basının anlatığı gibi misyonerlik ile ilgili değildi.
Ardında, Almanlar ve yahudi grupların çıkar savaşı vardı... Olay d birilerine ihale edildi.
Bizede medyadan misyonerlik faaliyetleri hikayesi anlatıldı...
Doğuda bizzat gördüğüm gerçekler bunlar..
Batıdan o kadar net gözükmüyor..
Yanlış sulama, tuzlanma hikayelerine de inanmayın..
Dedim ya tüm okuduklarınıza inanmayın diye
Adil Gürkan
13.5.2008 - 12:46
Güneydoğu'da Almanlar ile Yahudiler arasında gizli bir arazi alım savaşı var?????
İlginç!
Sizin nasıl haberiniz oldu o zaman,bu kadar gizli madem?
Bu konuda bir çok senaryo duymuştum,ama en ilginci bu oldu! Barajları ömrünü doldurmakta olan,yanlış sulama sistemleri ile tuz ve ilaca boğulan ve tarım arazisi vasfını hızla kaybeden Güneydoğu topraklarındaki bu gizli! savaşın nedenlerini merak ettim Sn Çelebi.
Evliya ÇELEBİ
13.5.2008 - 10:6
Bir yıl önce, yine u sitede, yapmış olduğum bir yorum da, yaklaşık on sene sonra , domates, (sebzegiller), tahıl ve mevenin para ile ölçülen değerlerden daha kıymeli olacağını söylemiştim...
Belki zaman daha da kısalacak ne dersiniz ?
Son prinç sepülasyonu hala hafızalada...
Bu ara da, biz herşey dahile, elin yabancısını doyurup, her yeri beton yapmaya devam edelim...
Zaten ülkeye döviz girdiği de yok.. Parayı yabncı operatörler kazanıyor, oteler de zaten onların.. Üç beş ormanı dha feda edelim onlara ne olu ki...
TÜRKİYE TÜRKLERİNDİNDİR MASALINI KİMSE YEMİYOR ARTIK...
Gelin bakın şu anda Gap ta, arazi alan alana, Güneydoğu da, Almanlar ve Yahudiler arasın da, gizli bir arazi alım savaşı var...
Biz Gapı vergilerimizle yapmamışmıydık ?
Toprağa bu ilgi ne dersiniz ?
Adil Gürkan
12.5.2008 - 23:31
Sevgili Baraner,
Evrende sonsuz olan hiç bir şey yoktur. Hiç bir canlı,hiç bir sistem,hiç bir Devlet sonsuza kadar varolamaz. Yokolma süresini insan hayatı ile sınırlı bir pespektiften bakarak tahmin edemeyiz elbette,ama tarih şaşmaz bir sosyal arşivdir. Baktığınızda 2000 yıl hüküm sürmüş Roma'yı,3000 yıl hüküm sürmüş Mısır'ı,600 yıl hüküm sürmüş Osmanlı'yı görürsünüz. Yer ve gök bir araya gelse idi bu sonu geciktiremez,durduramazdı.
Tıpkı onlar gibi,ABD de,AB de bir gün hem sosyal hem ekonomik hem de siyasal ömrünü dolduracak. Tersini düşünmek diyalektiğe aykırı durmak olur.
Bugünden dünyanın ekonomik/politik ekseninin ne tarafa kaymakta olduğundan belli değil mi? Yirmi-Otuz yıl sonrasının sıklet merkezi ne tarafta olacak,tahmin çok zor değil.
Turizmcilerin bir siyaset ve ekonomi hatta nüfus bilimcisi olması gereken yıllar çok uzakta değil.
Yazılarımda hep vurgularım,Şirketler mutlaka bir gelecek tahmincisi istihdam etmeli. Etmeyenlerin akıbetini yaşayarak göreceğiz.
Elinize sağlık.Teşekkürler
Hamburg Iktisat Fakültesi Türk Ögrencileri adina
12.5.2008 - 11:56
Bakin bu konuda sevgili NURAY LALE neler diyor:Fakirlik Avrupa Birliği devletlerinin dev sorunu haline geliyor. Almanya’da "yeni fakirlik” rüzgarları esiyor. Eskiden belirli bir tabaka yoksulluk çekerken, şimdi toplumun normal tabakalarına sızan bu yeni fakirlik büyük bir halk kitlesinin sorunu haline gelmiştir.
Bilimsel araştırmalara göre Almanya’da en az 10 Milyon insan fakirlik içinde yaşıyor, 20 Milyon insan da fakirlik sınırında bir hayat sürdürüyor. Yaklaşık 1-2 Milyon insan sosyal yardıma muhtaç olduğu halde, sosyal yardım almadan yaşamını sürdürüyor. Kısaca her üç kişiden birisi belirsiz, güvensiz finansiyel şartlar içinde yaşıyor. Böylece yoksulluk bir normal aile sorunu haline gelmiş olup, milyonlarca insanın “hayati gerçeği“ olmuştur.
Bundan 170 yıl önce Alexis de Tocqueville isminde bir Fransız Filosofu, Avrupa’daki fakirliği araştırırken şu ilginç tesbiti yapmış: Fakirliğiyle tanınan ülkelerde aslında en az fakirler yaşarken, zenginlikleriyle tanınmış, hayranlıkla bakılan ülkelerde halkın büyük bir kısmı, yaşamını sürdürebilmek için diğer insanların sadakasına muhtaç durumdalar.
YENİ FAKİRLİK
Bu durum bugüne kadar hala değişmemiştir. Zengin ile fakir arasındaki uçurum git gide büyürken, yoksulluk da hızla artıyor. Ekonomik krizin sonuçları giderek daha açık bir şekilde gün ışığına çıkıyor ve nüfusun büyük bir bölümü toplumsal yaşamın kıyısına sürükleniyor.
"Yeni fakirlik" kitlesel işsizlikten, gelir dağılımı eşitsizliğinden, aile parçalanmalarından ve sosyal yardıma muhtaçlıktan doğuyor… İş piyasasının çarpıklıkları, aile yapısının değişimi ve sosyal politikada yapılan kısıtlamalar bu gelişmenin ana sebepleri arasında.
Bütün Avrupa devletlerinde soğuk sosyal iklimler hükmediyor. Yüksek oranda işsizlik, güvencesiz gelecek beklentileri, her insanın günlük hayatını etkiliyor. İşyerlerinde büyük bir rekabet, işini her an kaybetme korkusu, üç - dört kişinin yapması gereken bir işin tek bir insana yükletilmesine sebep oluyor. Toplumsal yaşamın dışına atılanların, sürekli yoksulluk içinde yaşayanların sayısı her gün biraz daha artıyor. Refah içinde yaşayan insan sayısı kadar insan da fakirlik içinde yaşamaya zorlanıyor.
EURO’nun gelmesiyle birlikte YENİ FAKİRLİK daha vahim bir şekilde insanların günlük hayatını etkiliyor. Bankalar artık kimseye küçük krediler vermiyor, ayın ortasında parasız kalmak halkın büyük bir bölümünde olağan bir durum haline gelmiş durumda.
ASIL FAKİRLER UTANIYOR
Şimdi yoksulluğun ne anlama geldiğine bir göz atalım: Yoksulluğun, fakirliğin bir yığın tarifi var. Bunların en başında „gelir yoksulluğu“ geliyor. Sonra: „göreli, relatif yoksulluk“, „sürekli yoksulluk“, „gizli yoksulluk“, açık yoksulluk, „mücadele edilen yoksulluk“, „kalıplaşmış yoksulluk“ vs. Her kim ki sosyal yardım alıyor ise, o kişi fakir sayılmıyor kanunen. Sosyal yardım almak, mücadele edilen yoksulluk sınıfına giriyor. Çünkü sosyal yardım yoksulluğu yaratmıyor, yoksulluğu engellemeye çalışıyor. Asıl fakirler sosyal yardıma muhtaç olup da, sosyal yardım almayanlardır. Bunların sayısı devlet istatistik dairesinin 1998’deki tesbitine göre yaklaşık 1 ile 2 milyon arasında idi, şimdi ise bunun iki kat arttığı söylenebilir. Sosyal yardım resmi fakirlik sınırını belirleyen bir kıstas olarak nitelendiriliyor.
Avrupa Birliği Bakanlar kurulunun aldığı bir karara göre, fakirlik: Materiyel, kültürel ve sosyal kapitali sınırlı, kaldıkları ülkenin yaşam standardının en asgari biçimine erişemeyen ve yahutta dışlanan kişi, aile ve kişisel gurupları kapsıyor.
REFAH BAĞIMLILIĞI
Bir toplum ne kadar zengin olursa, o kadar çok sosyal güvence için harcamak zorunda kalır. Bu modern refah toplumlarının, modern ekonomik sistemin kaçınılmaz gereğidir.
Eskiden geleneksel fakirler (evsiz barksızlar, ara sıra çalışanlar, sosyal yardım alanlar, yabancı uyruklu işçiler, nesiller boyunca fakir yaşayan sosyal yönden güçsüz kişiler) fakir sayılırken, şimdi 20 ile 55 yaşları arasındaki herkesi etkileyen işsizlik fenomeninden dolayı, milyonlarca aile, çocuk, genç fakirlik içinde yaşıyor. Çocuklu ailelerin % 25’i fakir sayılıyor.
Gelir dağılımındaki eşitsizlik büyük bir sosyal eşitsizliği beraber getiriyor. Halkta ise bir „refah bağımlılığı“, yani bir nevi muhtaçlık var.
Gelişmiş ülkelerde fakirlik genelde toplumsal yaşam alışkanlıklarına bağlı olarak, insanın onuruyla yaşaması sorunudur. Yani Afrika’daki gibi açlıktan ölme sorunu değil, hayatın sunduğu olanaklardan, iş, meslek, eğitim, ev – bark ve değişik hizmetlerden yararlanıp, yararlanamama meselesi. Bu da demek oluyor ki, iş hayatına, meslek hayatına atılamayanlar, toplumsal, kültürel hayattan mahrum kalıp, ekonomik paylaşımdan, tüketimden ve güncel hayatın her alanından uzak kalıyorlar.
AÇLIKTAN ÖLEBİLİRLER!
Fakirlik ekonomik, sosyal ve politik süreçlerden doğan, toplumda bir „kaynak dağılımı” meselesidir. O yüzden de bu problemin çözümü politik çalışmalardan geçer. Acilen çözüm gerektiren bu sorun yakın bir gelecekte çözülemez ise, Avrupa’da bir - iki çağ sonra insanlar açlıktan ölebilirler…
Almanya’da fakirlik olduğuna halen inanmayanlar varsa, şimdiki sosyal güvencenin güvencesizliğine bir göz atmalılar.
Fakirlik benim hayatta en nefret ettiğim şeydir. İnsan her duyguya katlanabilir, ancak fakirlik onur kırıcı, boyun eğdirici, taşınması güç bir yüktür. Fakirlik dünyanın neresinde olursa olsun, kabul edilmemesi gereken bir olgudur.
Almanya’daki yeni fakirlikten en çok etkilenen grupların başında yabancı uyruklu işçiler gelmektedir. Özellikle emekli olmuş Türk Vatandaşlarımızın gelir seviyesi son derece düşüktür. Emekli maaşları yetmediğinden ek olarak sosyal yardım alan vatandaşlarımızın sayısı bir hayli yüksektir.
Yazımı ALDI Süpermarketinde yaşadığım bir olayla noktalıyorum. Emekli bir Türk ailesi üzerine yazdığım bir şiirle:
FAKİRLİK
Dün bir kadın gördüm,
Kasada sıra beklerken,
Arabasında bir pırasa,
Bir kutu şeker...
Birşey daha alacaktı,
Dur, Hanım, gerek yok, dedi kocası...
Kadın durdu, gözü takıldı bir rafa...
Sonra çıkarıp, ödedi kasada kocası,
Elinde bir şile bezine,
Kadın hüzün ve keder koydu...
Çaresizliği benim içime oturdu...
NURAY LALE, Eğitim ve Sağlık Bilimcisi
lalenuray@yahoo.de
İstanbul -14.09.2004
http://sufizmveinsan.com