Mardin'e gitmeden önce Mardin mimarisine ilişkin o çarpıcı resimleri çokça görmüştüm.
Yine de bütün bunlar bana Mardin'in çok renkli bir il olduğu hakkında bir tasvir çizdirememişti. Şunu bir kez daha anladım ki bir yer hakkında ne kadar çok şey okursan oku ya da duyarsan duy, o yeri görmeden gerçek resmi görmüş olmuyorsun! Benimki de öyle oldu işte, Mardin'i görmeden Mardin'in çok renkliliğini kavrayamamıştım.
Uçakta Mardin'e yaklaştığımız anonsu yapıldıktan sonra gözümü hep pencereden dışarıya dikmiştim. Aşağıda görünen dümdüz fakat sararmış solmuş biraz da keyfi kaçmış gibi görünen bir manzara vardı. Ekinleri biçilmiş anızlı tarlalar görülüyordu. Gözüm hep çölde vaha arar gibi yeşil alan arıyordu. Uçaktan indiğimizde sanki yüzümüze sıcak hava üfleniyormuş gibiydi. Mardin adeta yanıyordu.
Havaalanından şehre giderken de gözüm hep radar gibi çevreyi tarıyordu. Nerede yeşil bir alan görsem, hah demek ki burada da ağaç yetişebiliyormuş diyordum. Bu alanlar da genellikle hep alışılageldiği üzere askeri kışlalardı. Yeşil doğaya ayrı bir renk katıyordu, yeşil doğanın süsüydü, yeşil beni rahatlatıyordu. O bildik görüntüsüyle eski Mardin karşıda duruyordu. Peki, bu aşağıdaki neydi? Yeni Mardin'miş. Peki, neye benzemiş? Bir şeye benzetemedim. Anadolu'daki diğer şehirlerde gördüğümüz özelliksiz yapılaşma örneklerinden biri daha karşımızda duruyor. Nihayet aracımız yokuşa doğru tırmanıp dar yollardan geçerek bizi Eski Mardin'e ulaştırıyordu.
Kesme taştan özenle inşa edilmiş binalar yan yana, iç içe, sırt sırta, adeta üst üste birbiri ile sarmaş dolaş, biri nerede başlıyor diğeri nerede bitiyor hiç belli değildi. Burada da caddelerde insanlardan çok araçlar vardı. Kendi sakin zamanı için planlanmış şehir bu günün kaotik yaşamına ayak uyduramıyordu. Malum biz düzeni sevmeyiz, bizi bozar. Oysa bu şehri planlayanlar o coğrafyaya uygun, dar alana fonksiyonel bir şehir planlamışlar. Her türlü ihtiyacı da düşünmüşler. Fakat bizim bu kadar medeniyetle aramızın bozuk olacağını herhalde hesap edememişler!
İşte böyle başladı Mardin'le tanışmamız... Üç gün sürdü bu birliktelik. Neler mi yaşadık?
Öncelikle Mardin'e niçin geldiğimizi anlatarak başlayım Mardin'de yaşadıklarımıza.
Mardin'de bir sinema festivali düzenlendi. Adı: SİNEMARDİN, 22–26 Haziran 2009 tarihleri arasında. Anlatıldığına göre daha önce bu şehirde sinema yokmuş. Şimdi hem sineması var hem de festivali. Hem de uluslar arası düzeyde. Suriye'den de yirmiden fazla sanatçı, yapımcı ve senarist katılmıştı. Çok da hoş bir festival oldu. Şehrin akıp giden canlı hayatına daha bir canlılık, çok renkli hayatına bir başka renklilik kattı.
Bu festivali düzenleyen sevgili arkadaşlarımız Helün Hanım ve Zihni Bey'in özel daveti üzerine gayri resmi olarak katıldık bu geziye ve SİNEMARDİN etkinliğine. Açılış akşamında , o şirin Ardoba otelinin terasında tüm misafirler, katılımcılar unutulmaz bir akşam yaşadılar.Bir tarafta sahne alan grupların açık havadaki keyifli müzik ziyafeti diğer tarafta ılık Mardin akşamında, sihirli bir gece atmosferinde Mardin manzarası... Gözünüzü yukarı dikiyorsunuz Mardin Kalesi, aşağıda dik bir yamaca teras gibi dizilmiş Mardin evleri, daha aşağıda bereketli Mezopotamya ovası, daha ilerde görünen ışıklarda Suriye köylerine ait olmalıydı.
Şirin Ardoba otelinin terası SİNEMARDİN'deki filmlerden önce kendi gizemli, çok renkli sinemaskopunu sunuyordu. Gelmişken ikisini de doya doya izlemek gerekiyordu. Tam bu sırada ikramlar başlamıştı. Hangisini tercih edersiniz? Etli ekmek mi? İçli Köfte mi? Sembusek mi? Size bir tavsiyede bulunabilir miyim? Bence hepsini de... Sembusek, kapalı bir lahmacun türü, fakat Mardin'e özgü tadıyla, Anlamı da hayat öpücüğü imiş kendisi gibi adı da çok tatlı idi.
Ertesi gün ilk ziyaret yerimiz Deyrülzafaran Manastırı idi. Farklı inançların huzurla bir arada yaşadığı bölgede hem hoşgörünün hem de zengin ve yaratıcı mimarinin başyapıtlarından biri. Bir güneş tapınağı iken M.S. 5 yy. da manastıra dönüştürülmüş. Hem estetik zevk hem fonksiyonellik bir arada.. Kubbe geleneğinin bir başka boyutunu gördüm. Taşların sıkıştırılması ile oluşturulan geniş bir alanın tavanı, hiçbir sütun kullanılmadan hala yoğun bir ağırlığı omuzlarında taşımakta.
Oradan bir başka zenginlik, bir başka yaratıcı örnek, bir başka eğitim merkezi. Kasımiye Medresesi.. Medresenin yapımı Artuklu döneminde başlamış, Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım döneminde (1457–1502 yıllarında) tamamlanmış. Yalnızca bir medrese yapmamışlar, kendi kültürel, mimari ve sanatsal birikimlerini ve estetik zevklerini de en ince detayına kadar sunmuşlar. Daha da ötesi bu dünyanın fani, öbür dünyanın baki olduğu yaşam felsefesi ve inanışını da medresenin avlusundaki çeşmede yansıtmışlar.
Çeşmenin ağzından akan su çocukluğu, çeşmenin altından itibaren havuza giden oluk bölümü gençliği, havuz da yaşlılığı sembolize ediyor. Mardin'de inançlar kadar efsanelerde çok çeşitli... Efsunlu caminin hikâyesi ayrı, Şahmaran'ın hikâyesi ayrı. Mardin'de gittiğiniz her yerde her karşılaştığınız kişiden daha renkli efsaneler dinleyebilirsiniz.
Ertesi günü önce Dara'ya uğradık. Uğradık diyorum hemen öyle uğranıp geçilecek bir yer değil. Yer üstünde ve yer altında bu gün görülen ihtişamlı iki büyük sarnıç ve hamam kalıntıları var yerin altında daha ne hazineler var. Belli ki Dara tarihinde hiç böyle dara düşmemiş, biz zengin hazinelerin fakir bekçileri sayesinde...
Oradan Nusaybin'e... Hiç aklımda yokken, güncel bir tartışmaya da konu olmuş mayınlı araziyle Nusaybin'e kadar yan yana gittik. Mezopotamya ovası gerçekten cömert, gerçekten bereketli... Nusaybin, hemen yanı başında Suriye'nin Kamışlı kasabası ne kadar ilginç değil mi?
Oradan Midyat'a hareket... Nusaybin 'den Midyat'a gidiş güzergahı geniş bir ağızla başlayan zaman zaman daralan bir vadiyle sizi karşılıyor. Çağçağ Deresinin suyu toprakla buluşunca neler olacağını yeşilin en koyusu ve ağaçların en gür haliyle size gösteriyor. Daha sonra gittikçe yokuş yukarı tırmanarak seyrek bir orman örtüsü içinde uzaktan köyler görülüyor. Hem camisi var hem kilisesi. İnançlar, insanlar iç içe yaşıyor. Derken Midyat bağları yeşil örtüye daha bir zenginlik katıyor. Nihayet Midyat görünüyor. Midyat'taki konaklar tam bir ihtişamlı film platoları olmuş. Hem de aslının aynısı...
Yörenin çok renkliliğini ve yaşam kalitesini artıran bir başka boyut el sanatları... Elbette el sanatları içinde gümüş işçiliğinin özel bir yeri var. Benim gibi hediye alma özürlüler bile burada, zorlanmadan, her zevke uygun, el emeği göz nuru gümüş işçiliğinin en kıymetli örneklerini bulabilir. Sadece bu amaçla dükkânlara uğrasanız hemen o insanlarla dost olabilirsiniz, hatta sizi yemeğe bile davet edebilirler. Konukseverliğin en sıcağı en içtenini burada yaşayabilirsiniz.
Bunlar benim kısa süreli Mardin seyahatimde yaşadıklarım. Daha yüzlerce yer, yüzlerce eser, yüzlerce renkli değerleri burada yaşayabilirsiniz. Dedim ya , burası efsunlu bir yer. Sanki doğunun birbirine girmiş efsanelerinin sahnelendiği bir yer.
Ben bir tatlı huzur aldım Mardin'den... Size de tavsiye ederim.
|