Fransa gezimden üç gözlemim ve uyuyan Türkiye...

Geçmiş yıllarda bir Alman ailenin davetlisi ve konuğu olarak önce Almanya'nın Bielefeld kentine gittim. Orada 11 gün kaldıktan sonra, ailenin Fransa'nın Maisod bölgesindeki yazlıklarına geçtik. 10 gün de burada kaldıktan sonra 9 günlüğüne Paris'e geçtik. Sizlere ne Bielefeld kentini ve nede Paris'i anlatmayacağım. Maisod bölgesindeki üç gözlemimi sizlerle paylaşmak istiyorum.



Turizmdebusabah.com
 /12.5.2008



"Maisod" hakkında kısa bilgi

Maisod, Fransa'nın İsviçre hududu yakınlarında bir bölgedir. Kış mevsiminde kar keyfini doyasıya yaşamak, yaz mevsiminde ise güneşlenmek, yüzmek ve jogging yapmak için ideal bir dinlenme merkezidir. Dağlık bir bölge olmasına rağmen, her taraf yemyeşil orman kaplıdır. Ayrıca doğal göller ve nehirler hakim. Yaz-kış turizmin yapıldığı, oksijen zengini bir bölgedir.

Maisod'un gölleri ve nehirlerde pırıl pırıl su var. Çevrelerinde doğal plaj alanları oluşmuş. Bölgenin tüm kullanım alanları ve yollar tertemiz. Evler, genelde ağaç ürünlerinden yapılmış bir veya iki katlı dağ-orman evleri. Tıpkı Rize'mizin dağ yamaçlarında rastlandığı gibi.

Maisod'da kaldığımız 10 günlük süre içinde, aile beni her gün bir yöreye götürdü. Çok ilginç görüntüler ile karşılaştım. Çok da fikir sahibi oldum.

Birinci gözlemim : BİR YER ALTI MAĞARASI İLE İLGİLİ

Ziyaret ettiğimiz yerlerden birisi bir yer altı mağarası idi. Kaç metre aşağıya indiğimizi şimdi hatırlamıyorum ama bayağı dolandık. Düzgün ahşap merdivenler, mükemmel ışıklandırma dikkatimi çekti. 3-4 Dakika indikten sonra bir yer altı gölüne vardık.

Gölün yanındaki bir platform'da, bize mağara ile ilgili bilgiler verdiler. Bilgilendirme sonunla bizlere Mozart'tan, Chopin'den klasik müzik dinlettiler. Sıcak Temmuz gününde, yer altının serinliğinde, mağaradaki akustiği ve ambiyansı yaşamanızı isterdim.

Türk yetkililere önerilerim

Tüm yetkililere sesleniyorum. Benzer sunumları biz de yapmalıyız. Hatta, böyle platform'larda müzik eşliğinde konuklara şarap ikram etmek, daima anımsayacakları orijinal bir anı olur. Şarap ikramından kaynaklanacak maliyet farkı, ya giriş fiyatına yansıtılır veya bir şarap fabrikasının sponsorluğunda da karşılanabilir.

Bu etkinliği yalnız yer altı mağaralarında değil, kanyonlarda, müzelerde,İstanbul'daki "Yere batan sarnıcında", Aya Yorgi ve Aya Sofya müzeleri için de düşünebiliriz. Müzik olarak, yerine göre Türk tasavvuf müziğini, enstrümantal klasik Türk sanat müziğini veya klasik batı müziğini kullanabiliriz.

Bir taşla dört kuş birden vurabiliriz:

 Tanıtılacak yerlere renk katıp, akılda kalıcı kılmak,
 Türk şaraplarının tanıtımını ve pazarlamasını yapmak,
 Türk müziğinin tanıtımını yapmak.
 Etkinliğin yapıldığı yerin çıkışında şarap ve Türk müziği CD'si satışı yapmak.

İkinci gözlemim : ÖRNEK BİR KAMP ORGANİZASYONU

Dikkatimi çeken diğer husus da bir kamp alanı idi. Burada tanıdık bir Hollanda ailesinin yanında bir gece için konuk olduk. Kamp, bir göl kenarında kurulmuş, etrafı orman, bizim Taksim meydanı büyüklüğünde bir alan. Göl etrafında güneşlenenler, suya girenler ve belli bir mesafe ötede su ve rüzgar sörfü yapan tatilciler güzel bir tablo oluşturuyordu.

Bu kamp alanını bir otelci ve turizmci gözü ile inceledim. Gözlemlerimi sıralıyorum:

 Alanın bir giriş ve çıkış kapısı var.
 Kampa girişlerde, kamp pass kartınızı göstermeniz gerekiyor.
 Tüm kamp alanı güvenlik açısından örme tel ile çevrili.
 Girişte resepsiyon var, rezervasyon, giriş ve çıkış işlemleri yapılıyor.
 Yanında danışma hizmeti var.
 Kent dışı olduğu için Jandarma ofisi mevcut.
 Postane hizmetleri var.
 Bir banka veznesi var.
 Marketi var.
 İhtiyaç malzemeleri satan dükkanlar var.
 Unlu mamuller mağazası var.
 Araç otopark alanları var.
 Araçların giriş, çıkış yönlerini gösteren yollar ve sinyalizasyon var.
 Tüm kamping alanı geometrik çizim ile parsellenip, numaralanmış.
 Bu parsellere isteyen karavanını park ediyor, isteyen çadırını kuruyor.
 Voleybol, basketbol, tenis ve vücut geliştirme spor üniteleri kurulmuş.
 Bar, restoran, kafe, büfe üniteleri var.
 Muntazam ışıklandırma yapılmış.
 Kamp ünitelere bölünmüş. Her bir ünitenin baylar ve bayanlar için ayrı tuvaletleri, duşları, lavaboları, soyunma kabinleri, çamaşır ve bulaşık yıkama üniteleri düşünülmüş.
 24 saat sıcak su hizmeti var.
 Yol kenarlarında poşetli çöp kovaları ve konteynırlar var.
 Kamp alanı içinde anons sistemi var.
 Kampın en uzak köşesinde klimalı kapalı disko'su var.
 Kampa yakın yerde bir benzin istasyonu ve araç bakım hizmeti var.
 Her yerde kamp kurallarını duyuran panolar var.
 Gece belli bir saatten sonra sessizlik hakim.

Kamp turizmi bizde gelişememiş bir daldır. 70'li yıllarda "BP" bir zincir kurdu ise de işin sonunu getiremedi. Avrupa'da ise çok yaygın ve revaç gören, alternatif bir turizm dalıdır.

Türkiye de, kamp turizminin yalnızca orta direğe hitap ettiği sanılır. Avrupa'da ise, doğa yaşamını seven varlıklı ailelerin tercih ettiği bir turizm modelidir. Türkiye'de kamp turizmi deyince akla önce çadır sahibi aileler gelirken, Avrupa'da önce karavan sahibi aileler geliyor.

Üçüncü gözlemim : MÜZELEŞTİRİLMİŞ 18'İNCİ ASIRDAN KALMA İŞ YERLERİ

Maisod bölgesinde küçük şirin bir belde de 18'nci asırdan kalma tuz ve şarap imalathanesi müzelerini dolaştım. Fransızların bu müzelere verdikleri önemi görünce de kendi ülkemde her taşın altında çıkan antik eser ve kentleri, Anadolu'muzun açık bir müze yarımadası olduğunu, büyük bir kültür mirasına sahip olmamıza rağmen, sahip olduğumuz kültürlerin değerlerini anlayamadığımız veya önemsemediğimiz için, ne tanıtımlarını yapabildiğimizi ve nede koruyamadığımızı anımsadım.

SONUÇ:

Fransızların bazı ülkelerde olduğu gibi antik kentleri yok. Ellerinde bulunan tüm olanakları akıllıca ve profesyonelce turizmin hizmetine sunmuşlar. Bu profesyonellik Fransızları dünya birinciliğine taşımış.

Fransa, 2006 yılı sonu itibarı ile dünyanın en çok ziyaret edilen ülkeleri arasında 79.1 milyon turist ile birinci sırada yer alırken, her karış toprağı tarih, kültür, antika fışkıran, Hıristiyan dünyası için haç yeri ilan edilen, deniz, kum ve güneş cenneti Türkiye ancak dünya 11'ncisi olmayı başarabilmiş.

Bu büyük fark acaba nereden kaynaklanıyor?

Ülkemiz, turizmin akla gelebilecek her dalında çok zengin bir potansiyele sahiptir. Ancak, hiçbir konuda yeterince profesyonelleşemediğimiz, organizasyon ve hizmet zaaflarımızın olması, tanıtımdaki amatörlüğümüz, pazarlamadaki teslimiyetçiliğimiz, oryantal mantalitemiz ve sahip olduğumuz değerleri iyi kavrayamamamız nedenleri ile ülkemizin turizm potansiyelinden yeterince yararlandığımız söylenemez.

Şayet ülkemiz kentleri Fransızların elinde olsaydı, acaba görünümleri nasıl olurdu ve turizm sıralamasında dünyanın kaçıncısı olurdu diye zaman zaman düşündüğüm olmuştur. Bazı turistlerden duyduğum hayıflanma, tenkit ve sitemi sizlere aktarayım. "Siz Türkler, İstanbul'u çok kötü kullanıyorsunuz. Bu kent bizim elimizde olsaydı ..... olurdu veya ...... yapardık" diyorlar.

Ayıp değil, siz de tahayyül etmeye çalışın! İstanbul, dünya birincisi Fransızların elinde olsaydı nasıl bir kent olurdu?

Bizler uyurken, el oğlu uyumayıp, yaratıcılık peşinde koşup, ziyaret edilirlikte dünya birincisi olmayı başarırken, biz ise hala uykumuzu alamamışa benziyoruz.

Yakın geçmişte görev yapan Turizm Bakanımızın her platformda uyuması bir rastlantı mıdır? Bir espri midir? Bir iftira mıdır? Yoksa bir gerçeğin yansıması mıdır?

Birilerinin bizi bu bitmez uykulardan uyandırması, silkelemesi, itici güç olması gerekir.

Umarım yukarıdaki üç gözlemim vizyon sahibi bazı girişimcileri, belediyeleri ve müze müdürlerini harekete geçirir veya en azından küçük bir fikir verir.

Saygılarımla.

kubaris@yahoo.com