Türkiye Turizm Stratejisi

Kısa bir süre önce, Kültür Ve Turizm Bakanlığı "Türkiye Turizm Stratejisi 2023" adını verdiği bir taslak çalışmayı yayınladı. Bakan Sayın KOÇ'un imzasını taşıyan giriş yazısında; "uzun yıllardır sektörün ana hedeflerinden biri olan turizmin çeşitlenmesi ve tüm yıla yayılması hedefi, ilk defa Türkiye Turizm Stratejisi ile somut çıktılara dönüşmüştür" ifadesi yer alıyor. Sunuşta yer verilen bu yaklaşım, elimizdeki metnin, bir taslağın ötesinde, AKP iktidarının turizm alanındaki iddiasını ortaya koyan bir siyasal belge olduğunu gösteriyor.



Turizmdebusabah.com
 /13.9.2006



Metnin kısa bir incelemesi, çalışmanın aslında bir strateji belgesi olmaktan çok, sektördeki eski bakış açılarının tekrarı olduğunu ortaya koyuyor. Bu arada sezonun kötü geçmesinden yararlanarak, her bunalım döneminde ortaya çıkan, kumarhanelerin turizmi kurtaracağını öne süren görüşleri de gözden kaçırmamak gerekiyor. Ama öncelik, anılan çalışmanın taşıdığı iddiayı sorgulamakta.

YASALAR HER SORUNU ÇÖZER ANLAYIŞI

Bakalım “Türkiye Turizm Stratejisi 2023” adı verilen belge, adındaki iddiayı hak ediyor mu?
Hakkını teslim edelim. Baskı ve grafik düzenleme için kötü demek yanlış olur.
Strateji Belgesi, iyi kaliteli kağıda 262 sayfa olarak basılmış. Ağırlığını Bakanlık arşivlerindeki dialar ile istatistiksel bilgiler oluşturuyor.

Bu yanıyla ileride bugünleri değerlendirmek isteyenlerin, kolaylıkla başvurulabilecekleri bir referans belgesi bile olabilir.

Ancak sayfalar karıştırıldıkça, taslaklağın grafik düzenleme ve iddialı sunuşa karşın, bir stratejiyi oluşturmaktaki yetersizliği ortaya çıkıyor.

Gözlediğimiz yaklaşım; aslında sektör için yabancı değil. Bazı meslek kuruluşlarının, uzun yıllar teşviklerle beslenmeye alışkın kıdemli yöneticileriyle neredeyse bütünleşen bildik yakınmalar, bu kez bakanlık tarafından yinelenmiş.

Örneğin yayının 22. ve 23. sayfalarında sorunlar sıralanırken, yaklaşık 25 yıldır gündemde tutulan, Meslek Kuruluşları “Birlik” yasalarının çıkarılmayışına ilk sırada yer veriliyor.

Bakanlığa göre ; bu yasaların çıkışlarının ardından, “ sektör kendi kendini kontrol ederken, kamu sektörü de asli görevi olan düzenleme görevini yürütecek” tir. ( Bk.s 23-)

Nedense yasal düzenleme arzusu, sürekli olarak öne çıkarılmakta, tek çözüm alternatifi gibi sunulmaktadır.

Bakanlığa göre; yasalar çıkarılacak ve öngörülen örgütlenme modeliyle, sorunlar kısa sürede çözüme kavuşturulacaktır.

Oysa meslek birliklerinin yasal statüye kavuşturulmaları gerçekten arzulansa, bu konu stratejik belgelere taşınmasına gerek kalmadan, kolaylıkla çözümlenebilirdi..

AKP son yirmi yılda parlamentoda en yüksek sayıyla temsil edilen iktidar partisidir. Meclis grubu, tek başına Anayasayı bile değiştirebilecek sayıya yakındır.

Söz konusu belge bu yanıyla, stratejik olmaktan çok, çekingen bir yakınma manzumesi izlenimi veriyor.

TURİZM KONSEYLERİ

Çözüm konusunda çok önem verildiği gözlenen bir başka yaklaşım ise, Ulusal Turizm Konseyi ile il Turizm Konseylerinin kurulmasına ilişkin olanıdır. (Bk.S.148)

Aslında metinde mevcut bürokratik yapının üstü örtülü sürdürülmesi olan bu önerinin, pratikte hangi yararları sağlayacağına ilişkin ipuçlarına rastlanmıyor.

Oysa Türk idare hukuku, geniş yetkilerle donatılmış, üyeleri demokratik yöntemlerle göreve getirilen, aynı zamanda denetim ve belgeleme işlevlerini de üstlenecek nitelikte bir yönetim modeline olanak vermektedir.

“İdare =authority” adı verilen bu model, belgenin farklı bölümlerinde eleştiri konusu yapılan, farklı kurumlardan kaynaklanan, yetki kargaşasını da önleyecek niteliktedir.

Elde böyle bir olanağı kullanmak varken, soyut konsey modellerine yönelinmesini anlamak güçleşmektedir.

Belgede sektörün sorunlar sayılırken; Turizm Alan ve Merkezleri dışında yatırım yapacak girişimcilerin, 20 den fazla kuruluştan izin almaları gerektiğinden de söz edilmektedir. Herhalde bu noktada yakınılan konu; turizme ilişkin bürokrasinin yoğunluğudur.

Kaldı ki, tek parti iktidarlarında, yatırımları geciktiren bürokratik engellerin ortadan kaldırılması en çok bir ay sürer.

KORUMA ARZULANMIYOR

Bu bağlamda Bakanlığın ortaya koyduğu ilginç bir yaklaşım ise kültürel ve tarihsel çevrenin korunmasına ilişkin mevzuattan yakınılmasıdır.

Turizm adına görev yapan en üst kamu kurumu olan Kültür ve Turizm Bakanlığı, “ÇED” adı verilen Çevre Etki Değerlendirme Raporlarının düzenlenmesi sırasında yürütülen işlemlerin, yatırımcıları engellediğinden söz etmektedir. Metin anlaşılan, gecikmenin sorumlularının aranması yerine, sisteme dönük bir tasfiyenin arzulandığıdır.

Aslında çevreye dönük bu yaklaşım ilginç olmanın ötesinde, korkutucu bir gelişmenin başlangıcı olarak değerlendirilmelidir.

AKP'nin hükümet olarak, bu stratejik belgeye ne denli sahip çıkacağını henüz tam olarak bilmiyoruz. Ancak, bu anlamda hatalı bir yaklaşım, tarihsel ve doğal çevreyi talan edecek bir dönemin başlangıcı da olabilir.

Basit bürokratik işlemlerin, Bakanlıklar arasında işbirliğini amaçlayan az sayıda kararname ile gerçekleştirilmesi yerine, üstü örtülü ifadelerle bürokrasiden yakınmayı, stratejik vizyon olarak nitelemek, herhalde ülkenin turizm ve siyasal geçmişinde bir ilk olmaktadır.

ULAŞIMDAKİ GELİŞMELER FARK EDİLMİŞE BENZEMİYOR

Örgütlenme önerilerinin üzerinde fazla durmadan, ulaşım konusunda strateji oluşturulması için öne sürülen görüşlerin de, Türkiye' nin gerçek durumunu yansıtmaktan uzak olduklarının altını çizmek gerekiyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı bu çalışmada; bir yandan Türkiye'de “Kara Ulaşımının” yetersizliğini vurgularken, kendi iktidarının başarılı çalışma olarak sıkça dile getirdiği, duble yollar projesini unutmuş görünüyor.

AKP iktidarının kendi içindeki tutarsızlıkları bir yana , belgede son iki yıl içinde yüzde otuzun üzerinde büyüme gösteren, iç hat havayolu taşımacılığı, neredeyse tümüyle görmezden gelinmektedir.

Havayolu taşımacılığı en az on yıl geriden gelen bir bakış açısıyla, geçmişin kalıplaşmış charter taşımacılığının dar kalıplarında değerlendirilerek, bu alanda dünyadaki gelişmelerin hemen hiç izlenmediği ortaya çıkıyor.

KORİDORLAR GELİYOR

Özellikle yeni gelişme alanları için kullanılan, ilk duyulduğunda kulağa hoş gelebilecek bir takım tanımların, aslında boş kavramlardan başka bir anlam taşımadıkları seziliyor.

Örneğin, “Zeytin Koridoru”, falanca “Turizm Kenti” gibi yaklaşımlar, dünya turizm sektörünün genel gelişim çizgileriyle ters düştükleri gibi, bu hükümete IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan ekonomik programlarla da uymuyor.

Bu aşamada Türkiye'de turizm sektörü başta, turizm olgusundan etkilenen bütün komşu sektörlerin, birlikte ve özenle bir değerlendirme yapmaları gerekiyor...

Turizmin geliştirilerek, uzun soluklu ve kalıcı bir gelir kaynağı olabilmesi için seçilecek modelin türü üzerinde düşünce birliğine varılması büyük önem taşıyor.

STRATEJİYİ SEKTÖR BELİRLESİN

Turizm stratejisinin bu süreç sağlıklı olarak işletilmeden, belirlenmesi söz konusu bile olamaz..

Aslında konu sadece Turizm Bakanlığına bırakılacak kadar basit değildir. Türkiye bu anlamda gerçekten bir yol ayırımındadır. Ve karar için geçirilecek her gün, ileride ciddi kayıplara neden olur.

Siyaset kurumu da sektör de, üzerine düşeni yerine getirerek, sorumluluktan kaçmamalıdır.

Türkiye turizm için ayrıcalıklı kaynaklar, özel bölgeler seçerek, geçmişte totaliter rejimlerin uygulamayı denedikleri türden, “yatay” bir gelişme modelini mi seçecektir? Yoksa tercihlerini, standartlarını sürekli yükselttiği, kendi yaşam biçimine gönüllü katılacak konukların sayılarını her yıl arttırmaya dönük bir modelden yana mı kullanacaktır? Sorun burada düğümlenmektedir.

Karar gerçekten stratejik ve ciddi araştırma ve tartışmaları gerektirir niteliktedir.

Yukarıda değindiğimiz iki modelden ilki, denendiği bütün ülkelerde başarısızlığı kanıtlanmış, ekonominin doğasına ters ve sonuçta kaynak kaybına neden olmuş bir yaklaşımdır.

DAYATMALAR GÜNDEMDE

Ancak kamuoyunun gözlerinden kaçsa da, ilk bakışta organize olmadığı izlenimi veren yöntemlerle, Türk toplumunun gündelik yaşamına getirilen dayatmalarla, ne yazık ki gündemdedir.

Belediyelere ait içki ruhsatları verme yetkisinin, il genel meclislerine devriyle, kırsal alana kaydırılması, resmi kaynaklarda “kırmızı çizgi”lerden söz edilmesi, söz ettiğimiz “yatay gelişme” yönteminden başka bir şey değildir.

Alkollü içkilerden alınan “ağır para cezası” nitelikli yüksek vergilerden sonra, Arap Turistlere özel “turizm bölgeleri” istemek, aslında bu yöntemin yaygınlaşması anlamına gelmektedir.

Türkiye turizm modelini seçerken, çağdaşlaşmayı, nitelikli hizmeti, düzenli bir doğal çevreyi, iyi korunarak, gelecek kuşaklara aktarılabilecek tarihsel ve kültürel mirasını, öncelikle kendi halkı için tasarlamalı ve yönetmelidir. *

Türkiye, dar bir bölgede sıkıştırılmış bir turizm deneyi olan “her şey dahil” den gerekli dersleri çıkartan bir yaklaşıma, bugün her zaman olduğundan daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

Yukarıda değindiğimiz bir kaç başlık bile, anılan çalışmanın bir strateji belgesi olamayacağını açıkça gösteriyor.

Bu konudaki incelemeyi şimdilik bir yana bırakarak, strateji kurmaya meraklı olanlar, anılan çalışmada hiç yer almayan bir konudan söz etmek istiyoruz.

İKİNCİ KONUTLAR NEREDE?

Sanırız turizmle biraz olsun ilgilenenler, ikinci konutlar ile iç turizm potansiyeli arasındaki bağıntıyı, gözden kaçırmazlar. Oysa bu çalışmada, iç turizm olgusunun yeterince gelişemeyişinin başlıca nedeni olarak, Türk halkının turizm hareketine itibar etmeyişi ile tesislerin iç pazara dönük fiyatlama yöntemleri gösterilmektedir.

İkinci konut olgusuna bu çalışmada hiç değinilmemiştir. Bu konutların iç pazarda tüketici olacak kesimin, turizm hareketine katılmasını engellediği, turistik bölgelerdeki tarım arazilerinin azalmasına yol açtıkları, alt yapı eksikliği nedeniyle çevreyi tahrip ettikleri, gözden kaçırılmıştır.

İkinci Konut sorununu çözmeyi tasarlamayan bir çalışmayı, vizyon olarak nitelemek bu konularda emek verenlere haksız olur.

Strateji konusunu sürdüreceğiz. Bakalım sektörün görüşleri nasıl şekillenecek?